PANİK BOZUKLUK (BASINDAN)

PANİK BOZUKLUK (BASINDAN)

PANİK BOZUKLUK (BASINDAN)

Panik atak ve panik bozukluklar
Erkeklere göre kadınlarda 2-3 kat daha sık görülen, en çok 25 yaş civarında kendini gösteren, stres ve genetik yatkınlığın ortaya çıkmasında etkin olduğu ve en rahatsız edici belirtisi ölüm korkusu olan panik atak ve panik bozukluğun, tedavisi mümkün hastalıklar arasında yer aldığı bildirildi.

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice Özyıldız Güz, panik atak ve panik bozukluğun belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Panik atağın; birdenbire başlayan, tekrarlayabilen, yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hatice Özyıldız Güz, atakların aniden başladığını, giderek şiddetlendiğini ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıktığını belirtti.

Hastaların kriz olarak nitelendirdikleri atakların genellikle 10-30 dakika, bazen bir saat kadar devam ettikten sonra kendiliğinden geçtiğine işaret eden Prof. Dr. Hatice Özyıldız Güz, panik bozukluğun ise tekrarlayan panik ataklarla birlikte, atak olmadığı dönemlerde de atak olacağına ilişkin kaygı duyulmasıyla belirlenen bir hastalık olduğuna dikkat çekti.

Panik bozukluğun kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görüldüğünü kaydeden Güz, "Görülme sıklığı yüzde 2-5 kadardır. Panik bozukluk, yaşamın herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir. En sık 25 yaş civarında görülmektedir. Beyindeki nörotransmiter denilen bazı maddelerdeki değişikliklerin yanı sıra stres ve genetik yatkınlık da hastalığın ortaya çıkmasında önemlidir" dedi.

Güz, panik bozuklukta; çarpıntı, kalp atışlarının duyumsama ya da kalp atım hızında artma olması, terleme, titreme ya da sarsılma, nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma, soluğun kesilmesi, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma, gerçek dışılık duyuları (derealizasyon) ya da benliğinden ayrılmış olma (depersonalizasyon), kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu, ölüm korkusu, uyuşma ya da karıncalanma duyumları, üşüme, ürperme ya da ateş basmaları gibi belirtilerin aniden başladığını ve 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaştığını, yoğun korku ya da rahatsızlık dönemlerinin ortaya çıktığını ifade etti.

"İlk panik atak genellikle kendiliğinden belirir, en rahatsız edici belirti ölüm korkusudur" diyen Güz, hastaların bilinç bulanıklığı hissedebileceğini ve konsantrasyon güçlüğü çekebileceğini anlattı. Güz, "Hastalar atak sırasında acil servise başvururlar ve genelde hastanede olmanın verdiği rahatlıkla belirtiler hafifler. Fiziksel olarak sağlam oldukları söylendiği halde ısrarla kendilerinin bir kalp krizi nedeniyle ölebileceklerini söylerler. Aşırı soluk alıp verme solunum alkolozuna neden olup belirtileri artırabilir. Bu anda hastanın bir kesekağıdı içine solutulması yararlı olabilir" diye konuştu.

HASTALAR AGORAFOBİ YAŞIYOR

Hastaların çoğunun, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçtığını, yalnız başına evde kalamadığını, sokağa yalnız çıkamadığını, metro, otobüs, minibüs gibi toplu taşıma araçlarına, asansöre binemediğini, dar sokaklardan geçemediğini, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere giremediğini dile getiren Güz, "Bazı hastalar ise yanlarında biriyle yoğun bir endişe ve rahatsızlık duysalar da bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına atak geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına 'agorafobi' adı verilir. Panik bozukluğa sıklıkla eşlik eden bu durum her hastada olmayabilir. Panik bozukluğun tedavisinde 6-12 ay süreyle ilaç tedavisinin yanı sıra psikoterapinin de yer alması gerekir. Ayrıca gevşeme egzersizlerinin öğretilmesinin yanında solunum çalışması ve aile terapilerinin de hastaya yararı olur. Tedavi edilmediğinde kişinin sosyal işlevselliği kısıtlanmaya başlar, sosyal ve mesleksel işlevselliğin bozulmasıyla ekonomik kayıplar da ortaya çıkar" şeklinde konuştu.

Panik bozukluğun kesinlikle ölüm ya da çıldırmaya veya felce neden olan bir hastalık olmadığını, bu korkuları yenmek için kalp, tansiyon ilaçları, vitaminler, sakinleştirici ilaçlar veya alkol kullanılmaması veya bunların taşınmaması gerektiğini vurgulayan Güz, doktor kontrolü sonunda verilen ilaçların danışmaksızın bırakılmaması veya dozunun azaltılıp arttırılmaması gerektiğini söyledi.

Panik atağın belirtilerinin göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması, terleme, nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi, baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma, üşüme, ürperme ya da ateş basması, bulantı ya da karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme, kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu ve ölüm korkusu olduğunu belirten Güz, bir panik atağında bu belirtilerin en az 4 ya da daha fazlasının bulunduğuna değindi.

Panik bozukluğun; tekrarlayan, beklenmedik panik atakları ve ataklar arasındaki zamanlarda başka panik ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma olduğunu kaydeden Güz, "Panik ataklarının 'kalp krizi geçirip ölme', 'kontrolünü yitirip çıldırma' ya da felç geçirme' gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma ya da ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme,spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır" dedi.

HASTA HER ATAKTA AYNI DEHŞETE KAPILIYOR

Hiçbir neden yokken ve birdenbire başlayan çarpıntı, ter ini anlattı. Güz, "Hastalar atak sırasında acil servise baleme, göğüste sıkışma, nefes darlığı ya da baş dönmesi, dengesizlik, fenalaşınca baygınlık gibi belirtilerin kişiyi dehşet içinde bıraktığını ve bu durumun panik bozukluğun başladığının işareti olduğunu ifade eden Güz, kişinin 'kalp krizi' geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir 'ölüm korkusu' ya da 'felç olma korkusu' yaşadığını söyledi.

Güz, şunları kaydetti:

"Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik hissi, kendisini veya çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, 'kontrolünü kaybetmeye' ya da 'çıldırmaya başladığını' düşünerek kendisine ya da çevresindekilere bir zarar vermekten korkmaya başlar. Hasta hemen, en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan birçok muayene, çekilen film, elektrokardiyografi, tomografi ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar 'hiçbir şeyi yok' ya da ' 'stresten olmuş' derler. Çoğu zaman sakinleştirici bir iğne yapılarak evine gönderilir. Bir süre sonra panik atak tekrarlar. Hasta, her yeni atakla aynı dehşet ve korkuyu yeniden yaşamaya ve acil servislere taşınmaya başlar. Her seferinde yeniden muayene, yeniden incelemeler yapılır ancak hiçbir şey bulunamaz. Hasta, kalbinde ya da beyninde kötü bir şey olduğuna, ancak doktorların bunu bir türlü bulamadığına inanmaya başlar. Bazen de yanlış tanı konularak hasta, antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ve kalp ilacına, vitamine kadar değişik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılır, ancak bir türlü iyileşemez."

Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hastanın, ataklar arasındaki dönemde gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir panik atağının geleceğini beklemeye başladığını ifade eden Güz, şöyle devam etti:

"Bu endişeli bekleyişe 'beklenti anksiyetesi' adı yerilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, felç olma ya da kontrolünü kaybedip çıldırma korkulan pekişir. Yoğun ve sürekli üzüntü yaşanır. Hastalar, evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ve hastaneye ulaşamadan ölmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten, kendisine ya da yakınlarına bıçak ve bu gibi bir şeyle zarar vermekten, başkalarının bulunduğu ortamlarda çılgınca ve garip davranışlarda bulunarak rezil olmaktan şiddetle korkarlar. Bu düşüncelerin sürekli aklına gelmesinden dolayı da yoğun bir üzüntü duyarlar. Davranışlar değişir. Bir süre sonra ataklara ve ataklar sırasında gerçekleşeceğine inandıkları 'felaketler'e karşı bazı önlemler almaya ve kimi davranışlarını değiştirmeye başlarlar. Ataklara neden olabileceğini düşündükleri etkinliklerden, yiyecek ve içeceklerden vazgeçerler. Ataklara karşı evden çıkarken alkol/madde/ilaç kullanırlar. Ataklar sırasında kullanmak üzere de yanlarında ilaç, su, yiyecek vb taşırlar. Ataklar sırasında olabileceklere karşı önlem alırlar. Örneğin; atak sırasında kontrolünü kaybederek çocuklarına zarar vereceğine inanan hastaların önlem olarak evdeki bütün bıçakları kilit altında tuttukları, çocuklarıyla yalnız kalmamaya çalıştıkları, atak sırasında fena ini anlattı. Güz, "Hastalar atak sırasında acil servise balaşarak kendini yitireceğinden ya da bayılacağından korkan bayan hastaların, baygınken çalınır diye takılarını yanlarına almadıktan, onu baygın bulanların yardımcı olabilmesi için evinin, eşinin/ailesinin adresini, telefon numarasını, hatta tıbbi yardım için; ulaşabilmek üzere doktorunun kartvizitini taşıdıkları görülmüştür. Bu hastalan gerektiğinde acil yardımı çabuk alabilmek için bütün günlerini hastane bahçesinde geçirmeyi ya da güzergahlarını muayenehane, eczane ve acil servis bulunan yerlerden seçmeyi tercih ederler."

PANİK BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ MÜMKÜN

Hastaların yüzde 60'ından fazlasının, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başladığını dile getiren Güz, panik bozukluğun nasıl bir hastalık olduğu, neden oluştuğu ve tedavisi konusunda ise şu bilgileri verdi:

"Panik bozukluğu psikiyatristler tarafından iyi bilinen ve çok sık görülen bir rahatsızlıktır. Öyle ki; toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4'ü bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadır. Her yaşta başlayabilmekle birlikte en sık 20-35 yaşları arasında başlar. Kadınlarda, erkeklere göre 2-3 kat fazla görülür. Panik bozukluğunun neden oluştuğuna ilişkin iki bilimsel açıklama vardır. Birincisi; panik bozukluğu, beynimizde 'nöron' adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının düzensiz çalışması sonucu oluşmaktadır. İkincisi; panik bozukluğu, günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucunda ortaya çıkan ve tamamen 'doğal ve zararsız' olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda da 'kalp krizi geçiriyorum, öleceğim', 'çıldırıyorum', 'felç olacağım' şeklinde yanlış yorumlanmasıyla oluşur. Panik bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır. Bunlar; ilaç tedavisi ve bilişsel-davranışçı tedavidir. İlaç tedavisinde; ilaçlar beyin sinir hücrelerindeki hormon faaliyetlerini düzenleyerek panik bozukluğunu iyileştirirler. Halen, ülkemizde bu hastalığa iyi gelen ilaçlar bulunmaktadır. İlaç tedavisi etkin dozda en az bir yıl sürdürüldükten sonra, yavaş yavaş azaltılarak kesilmelidir. Bilişsel-davranışçı tedavide; iki amaç vardır. Bunlar; hastanın, aslında tamamen 'zararsız' olan panik atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtilerle korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır. İkinci amaç ise, 'panik atağı gelirse' endişesiyle sokağa çıkma, vapur, otobüs, trene binme, kalabalık yerlere gitme gibi tek başına yapmaktan korktuğu şeylere bir plan dahilinde yeniden yaklaşmak gerekir."